DANGALAK, AVANAK, AHMAK !


 -Fehmi Çalmuk'un kaleminden; Erbakan, 28 Şubat, FETÖİZM, Siyasal İslam Üzerine Bir Analiz- Merhum Başbakan Prof. Dr. Necmettin Erbakan hocamızın vefatının yıl dönümü ile Siyonizm eliyle siyasi fırıldaklık olan 28 Şubat’ın yıl dönümü peşi sıra gelirken haftalık yazımızda bu konulara değinelim istedik. Geçenlerde İmam Hatip’li gençler ile Necmettin Erbakan hocamız üzerine sohbet ederken biri yekten şunu sordu. -Erbakan Hoca çok kızınca  ne derdi, küfür eder miydi? İlk aklıma gelini söyledim, Çok kızınca “Sütü bozuk, kızınca da “Dangalak” derdi diye… -Avanak mı, Ahmak mı? -Yok, yok Dangalak derdi. Avanak Oğuz Aral’ın “Avanak Avni” çizgisinden aklında kalmış. Ermenice bir kelime. Avanak kelimesini hiç duymadım. Nazik bir insandı. Sıfat değil isim kullanırdı. Hocam çok kızınca  “sütü bozuk”, kızınca “dangalak” derdi. Müslümanlara yönelik hakaret içeren bir yazısından dolayı bir yazardan bahsederken “Sütü bozuk” dediğini hatırlarım. Kişinin yüzüne “dangalak” derken “ahmak” kelimesini “Nasıl olsa yapacağı bir şeyi Allah rızası için yapmayana ahmak denir “diye genel bir tabir olarak kullanırdı. Söyle İyi niyetli ama beceremeyen kişilere ise “Hüsnü” diye seslenirdi. Sonra Türk Dil Kurumu sözlüğüne baktım, Üç kelime birbirine yakın ama muhteva itibariyle uzak kelimelerdi. Dangalak: Düşüncesiz, budala, akıl yoksunu, hödük (kimse), boşboğaz. Avanak: Kolaylıkla kandırılabilen veya aldatılabilen, aptal, bön. Ahmak: Aklını gereği gibi kullanamayan, bön, budala, aptal. Siyasi pazarlama aracı olarak  taban oluşturmak için kendisine “Küçük Erbakan” diye kitap çıkartan kişinin "Silahlı terör örgütünün Fethullahçı olduğunu o gece öğrendim, bana ahmak diyebilirsiniz" sözünün kaynağı kendisine  Erbakan’ın ünlü sözünü “Ahmak” kelimesine indirgemesinden ileri geliyor. FP’nin kapatılma davasında 5 yıl süreyle siyaset yasağı getirilen Bekir Sobacı’nın “Türkiye, sütü bozuk bir 28 Şubat sürecinden sonra geldiği noktada, bugün debelenmektedir, çırpınmaktadır” cümlesindeki “sütü bozuk” kelimesi de  Erbakan Hocamın tedrisinden geliyor. Erbakan hoca inadına “Dangalak” derdi. Nur içinde yatsın. Çocuğunu Gülen’in okullarına gönderen bir iş adamına “Sen Dangalak mısın? Çocuğunuzu siyonizme asker yetiştirecek okullara gönderiyorsunuz ?” demişti. Siyasi beklenti, ikbal uğruna İslam davasını kimseye peşkeş çekmedi. Siyonizme asker yetiştiriyor dediğinde partisinin deve dişi gibi adamları hocaya cephe aldılar. İlk fırsatta onları yola çıkartan, emek verip yetiştiren, yürek verip konuşturan hocalarını, yolda buldukları hocaya değiştirdiler. Bugün ise Cumhurbaşkanı Erdoğan partisinin grup toplantısında "Biz de herkes gibi bunlara hukuk ve hakkaniyet sınırları içinde yaklaştık. Ben de görüştüm, Demirel de görüştü, Ecevit de görüştü. Liderler içerisinde sadece ilişkisi olmayan Erbakan Hocamızdı" demekten geri durmadı. 100 Yıllık Rövanş Viyanalı Yahudi gazeteci Theodor Herzl 28 Ağustos 1897’de İsviçre’nin Basel kentinde 1. Siyonist Kongresi’ni  toplarken siyasi amacını, “Siyonizm, kamu hukuku güvencesi altında Yahudi halkı için Filistin’de bir yurt kurulmasını amaçlar” şeklinde yazıya dökmüştü. Kamu  Hukuku güvencesi sözü Osmanlı Devleti yönetimi altında bulunan topraklara ilişkindi. Bundan  beş yıl sonra 1902 yılında “Altneuland” romanını yazdı. “Eski Yeni Vatan”  romanı İsrail Topraklarında kurulmasını düşlediği Yahudi Devleti vizyonunu çiziyordu. Viyana’da, Sultan Abdülhamit için çalışan ve onunla iyi ilişkileri olan Polonyalı asilzade Philip Michael Ritter von Newlinski’yi tanıştıktan sonra onu cennetmekan Abdülhamit’e göndererek Osmanlı’nın dış borçlarını üstlenilmesi karşılığında Filistin’e Yahudi göçüyle toprak verilmesi konusundaki isteklerini iletmesini istedi: Gelen cevap açıktı: Eğer Sayın Herzl sizinle benimle olduğunuz kadar dostsa ona bu konuda başka girişimde bulunmamasını telkin ediniz. Bir adımlık toprak bile satamam, zira bu topraklar bana değil, milletime aittir. Milletim bu imparatorluğu savaşarak ve kanıyla sulayarak kazandı. Bizden ancak kanla koparılabilir…Ancak cesedimiz paylaşılabilir canlıyken parça koparılmasını kabul etmeyeceğim.”   Devlet borcu emperyalistlerin ülkeyi denetime alabilmek için kullandıkları en önemli silahtı. Abdülhamit’in kapıdan kovduğu Herzl, bir yıl sonra   İstanbul’da görüştüğü Almanya İmparatoru II. Kaiser Wilhelm’den Filistin’de “Alman himayesi altında bir arazi şirketi” kurulması konusunda aracılık yapmasını istedi. Şirketi kurdu, fitne, fücur, işlemeye başladı. Yazının başında anlattığım Siyonizm kongresi ile Theodor Herzl’in 100 yıllık planı tıkır tıkır işlemeye başladı. 1997 yılında Altneuland merkezli Büyük İsrail kurulacaktı. Hesap buydu.  Bunun için Ortadoğu’nun kalbi durumunda Türkiye’nin rolü önemliydi. Türkiye’nin bu hesabın içinde yer alması, Dünya Bankası, Uluslararası Para Fonu (İMF) borçlarıyla siyasi denetimde kalması gerekiyordu. Bu nedenle Türkiye’nin siyasi iktidarının belirlenmesi ve büyük plana ilişkin rezervi olmaması bir yana destekçisi olması gerekiyordu.  28 Şubat: Siyonizmin rot balansı Türkiye’de hesaplar istenildiği gibi gitmiyordu. 1994 seçimlerde İstanbul ve Ankara belediyelerinin alınmasıyla başlayan süreç Türk seçmeninin adil ekonomik düzen başlığında paylaşım ekonomisini, Milli Görüş merkezli inançlı ve emin ve hak öncelikli siyasal yönetim beklentisini güçlendirdi. 28 Şubat, İstanbul’da Boğaziçi’nde bir yalıda yerel yönetimler sonrası milletin parasını, devlet imkanlarını sülük gibi emmelerine son verecek siyasal iradenin giderek iş başına geleceğinin korkusuyla başlatıldı. İşadamlarına gösterilen korku filmi 28 Şubat 1997’de  MGK gösterilecek filmin ilk galasını olma özelliği taşıyordu. Erbakan’ın Müslüman Anadolu coğrafyasının kalkınma modelinde esinlenen Milli Görüş hareketi adım adım iktidara geliyordu. ABD’nin Gladio mantığıyla 1947 yılından itibaren Anadolu’nun İslam’ı anlama yorumlama ve yaşama anlayışına ters bir mantıkla devşirdiği “Müslüman mahallesinde salyongoz satan” gençler uyuyan hücreler oldu. Komünizme karşı mücadele altında mandacı/himayeci/montajcı insanları birer ikişer cemaatlere/tasavvuf hareketlerine, milliyetçi/mukaddesatçı partilere sokmaya başladılar. Yeşil kuşak İslam projesine bir isim gerekiyordu. Sonradan bu isim “Siyasal İslam” olarak ortaya çıkacak, İslam kalkanı altında Türkiye’nin geleceğine “Made İn USA” yazılacaktı. Bu yüzden Milli Görüş hareketini; yerli/milli/dini hareket olarak görürüz. Yerli derken buram buram Anadolu kokan, Türkün ruh köküne uygun bir diriliş/devrimci hareket olmasından kaynaklanmaktadır. Türkün ruh köküne sadakat ile yola çıkan CKMP’nin Milliyetçi Hareket Partisi’ne dönüşmesini sağlayan yerli/milli siyasi iklim ile rolleri dağılmış bir şekilde yola çıkan Erbakan 1997 yılına geldiğinde Siyonizm’in Büyük İsrail Planı’na kafa tutan siyasi kimlik olarak hattı da sathı da müdafaa etmekte irade beyanını ortaya koyuyordu. Bunları söylerken Anadolu’dan neşet bulmuş Bağımsız Türkiye idealini anlatmaya/yaşamaya yeminli, dine ve imana karşı hürmetini günlük yaşamına sokmayan Sol kalemleri, aydınları ayırt edemeyiz. 28 Şubat; Cumhuriyeti koruma kollama kisvesinde İsrail’i koruma ve kollama adına yola çıkan engelin temizlenmesi, emperyalist hizmetine mahsus aracın rot balansının ayarlanma girişimidir. Çünkü; derin millet aklı gidişata müdahale etmiş, devletin paralarını bir havuzda toplamış, Gladio’nun muhafızı NATO’ya, Bağımsız Devletler Topluluğu’na karşı D-8 isminde yeni bir havza ve ekonomik model geliştirmiştir. Ekonomik anlamda hırsızın elinden alınan devletin kasasıdır. Zaten toplumun her kesimin bir yılda ulaştığı ekonomik rahatlama bunun bir sonucudur. Elbette İrticanın PKK’dan daha tehlikeli olduğunu belirten asker çevrelerinin düşman önceliğini İrtica adı altında İslam’ı hayatına referans kabul eden, devletin ihalesi/bürokrasisi/yönetimi ile direkt ve endirekt ilişkisi olmayan cemaat ve geleneklere yönlendirmesinin sonucunu 15 Temmuz 2016’ da çok acı trajedik olarak yaşadık. İrtica derken kollanan/saklanan esirgenen cemaatlerin/hareketlerin  hangi yolun yolcusu olduğunu daha iyi gördük. 28 Şubat; Türkiye’deki İslami hareketin Necmettin Erbakan’dan (Milli Görüş’ten) alınıp Fetö liderine teslim etme hareketidir. Bu iradenin işbirlikçileri RP’nin kapatılmasını siyasi terbiye modeli, İmam hatiplerin orta okullarının kapatılması, niversitelere gidişlerinin engellenmesinin siyasi hayatına mal olacak görev gibi gördüler. Söz imam hatiplerden açılmışken Ankara İmam Hatip Liseleri Dernekleri Genel Başkanı sıfatımla yaptığım basın toplantısında kullandığım “İmam Hatipler bir siyasi partinin ön ve arka bahçesi değildir” sözünün,  dönemin ANAP Genel Başkanı’nın beyanıyla “İmam Hatipler RP’nin arka bahçesidir” şeklinde RP’nin kapatılma davasına delil olarak sunulması tezgahına da dikkat çekmek isterim. Erbakan, 1973 seçimlerinde CHP ile kurduğu koalisyon hükümetiyle vatan toprağı Kıbrıs’ı (KKTC) 1995 seçimlerinde ise DYP ile kurduğu koalisyon hükümetiyle Mustafa Kemal’in Mısak-ı Milli sınırını ve Osmanlı bakiyesini korumuştur. RP’ni kapatılması, Erbakan’ın siyasi yasaklı hale getirilmesi kadrolarının devşirilmesi sonucunu ortaya koyması yanında ekonominin çökertilmesi, devletin kasasının hırsızın eline geçmesi yağmalanması gerçeğiyle karşı karşıyayız. Haramzadeler ganimeti öylesine bölüşmüş, kasaları öylesine yağmalamışlar ki 1999 depreminde karşılaşılan durum İMF eliyle devleti ekonomik ve siyasi kayyum atanmasına da kadar gitmiştir. Elbette parayı veren Türkiye’yi yönetecektir. Siyasal İslam, Deli Gömleğidir Böyle bir aşamada Türkiye’de sandığın bir ucundan tutmuş, sandık demokrasisine inanan kadroların kendilerini Milli Görüş olarak tanımlamalarına karşın “siyasal İslam” diye bir deli gömleği giydirilmek istenmiş bunda başarılı olunmuştur. Buna karşın her zaman “İslami siyasi hareket” değimini kullanmayı tercih ettim. Ancak siyasal İslamlığın yeni versiyonu gibi takdim edilen “Muhafazakar İslam” anlayışının Milli Görüş yerine giydirilen yeni bir “gömlek” olduğu hafızalara, kadroları adeta kazınmıştır. Halbuki Ak Parti’nin şimdiki sözcüsünün geçmiş yıllarda il başkanlarına yaptığı bir konuşmasında “ İslam’ın siyasete müdahale ettiğinde muhafazakarlığın devreye girdiğini” belirtmesi dikkat çekicidir. Söz buraya gelmiş iken muhterem 11’inci Cumhurbaşkanımız Abdullah Gül’ün tartışma oluşturan sözüne değinmek elzem bir iş oldu. Karar Gazetesi’ndeki röportajında özellikle “Siyasal İslam” sözü üzerinde duran Cumhurbaşkanı’nın “Muhafazakar İslam” sözünü kullanmaması dikkat çekiyor. Soru: AK Parti tecrübesi dindar insanların, İslami hareketlerin demokrasiyle bir araya gelebileceği tecrübesi İslam dünyasındaki ülkelere ve İslami hareketlere de model olmuştu. Abdullah Gül: Bu söylediğiniz çok doğru. Benim de en önem verdiğim konulardan biridir. Dindar insanların ve siyasi hareketlerin özgürlükçü olabilmesi olağanüstü önemi haiz bir konu. İslami kimlikli siyasi hareketler demokrat ve özgürlükçü olduklarında, temel insan haklarını evrensel anlamda benimsedikleri ve uyguladıkları takdirde, iktidar geldiklerinde de iyi yönetişimi gerçekleştirmiş olurlar. Bunun örneğini ilk dönemimizde verdik ve dindar insanların devlet yönetimini nasıl rasyonel esaslara göre yönetebildiklerini sergiledik. Bu başarı tüm İslam dünyasına ve hatta İslami hareketlere bir dönem ilham kaynağı oldu. Şimdi Siyasi İslam'ın çöküşü diye çok tartışmalar var. Soru: Siyasi İslam'ın çöktüğünü mü düşünüyorsunuz? Abdullah Gül: Öyle, tüm dünyada. Biz bunu görüp, paradigmadan kopuşu gerçekleştirmiştik, ama sürdürülemedi. Gül, İntifadayı Başlattı Bu açıklamaların  Hayrünnisa Gül’ün  Çankaya Köşkü’ne veda ederken “fazla susmayacağım; asıl intifadayı ben başlatacağım” sözünün Abdullah Gül nezdinde kabul gördüğü ve başlatıldığı görülüyor. Halbuki  Büyükdoğu’nun Akıncılarının başında gelen  muhterem Abdulllah Gül’ün 10 Aralık 1995 tarihinde Milliyet Gazetesi’nden Nilgün Cerrahoğlu ile “entelektüel bakış” başlığında yaptığı röportaja bir göz atmak gerekiyor. Kaleme aldığım “Merak Edilen Kızlar” kitabında yer verdiğim röportajın önemli bölümü şu şekilde: - Hayat tarzı, ahlak anlayışı, sosyal düzen değişiklikleri, yapmak istediğiniz anayasa değişikliğine yansıyacak mı? - Baştan kesinlikle yasaklayıcı olmayız. Zorlama yok bizde. Ama biz Türkiye’de bir yasakçı zihniyetin olduğuna inanıyoruz. Türkiye’de açık - gizli bir İslam düşmanlığı olduğuna inanıyoruz. - Nasıl algılıyorsunuz düşmanlığı? - Başörtüsü örneğin... - Camiye, Ramazan’a, Kur’an okuluna kim mani oldu ki? - Düzen Türkiye’de İslamı caminin içine hapsetti. Biz İslami hayat tarzı olarak görmek istiyoruz. - Menderes’in dediği gibi, “Türkiye’de İslam’ın neye uygun olduğu değil, neyin İslam’a uygun olduğu” mu tartışılacak? - Evet tabii. - “Zor kullanmak, kullanmamak” tartışmasını özetliyor bu. Anlamı, “Türkiye’de İslama uygun olmayan şeylere izin verilmeyecek” demek. - Aydın Menderes, onu söylerken şunu söyledi: Daha önce bizim konuştuğumuz bir konu vardı. Cuma namazı meselesi. Müslümanlığın bir inancı var, onun böyle olması gerekiyor. - Başörtüsü, cuma namazı, başka ne değiştireceksiniz? - İnancından dolayı kimse discriminationa uğramayacak. Orduya girerken subayların karılarının, kızlarının fotoğrafları isteniyor. Bunları kaldıracağız. - Yani “Şeriat” mı istediğiniz? - “Şeriat’ı, tanımlamak lazım. - Tek tanımı var. - İslam dini genel prensipler, kurallar koymuştur. Esnektir. Zamana göre, devreye göre yönetim şekilleri değişebilir. Fakat eğer insanlar “Ben Müslümanım” diyorsa, inançlarına göre yaşamak zorundadır. Ama başkası bunu istemiyorsa, o kendi bileceği iştir. - Bu nasıl olacak? - Şeriat kanunları deyince yanlış imajlar ortaya çıkıyor. - İmajı sormuyorum. Önce tanımı koyalım, sonra yorumu yaparız. - Bir sürü kaideler var. Bunların Şeriatla ilgisi yok ki. Mesela trafik, ticaret hukuku... - Perakende de sormuyorum. Sizden temel çizgi istiyorum, iki şık var: Şeriat mı, Batı’dan alınan hukuk düzeni mi? - Bu tanımlar sorunuzun karşılığını vermiyor da ondan. - Demokratikleşme istemek, demokratik bir anayasa istemek başka şey, laik sistemi tartışmaya açmak başka. İki ayrı konuyu birbirine karıştırıyorsunuz. - Bunları terminolojilerle konuşmak yanlıştır kanaatindeyim. - Başka nasıl konuşacağız? Demokrasi açıklık rejimidir. Siz açık değilsiniz. - Artık saklanamaz gerçekler var. İslamın yalnız ahireti değil, dünyevi düzeni de içerdiği bir gerçektir. Ben bir Müslüman’ın ve buna inanıyorum. - Tercihiniz Şeriat öyle mi? -Türkiye’de geçerli kanunlar arasında, İslam’a aykırı olan da var, olmayan da. Aykırı olanlar baskıdır. Baskı kalkacak. Bu hakkı kullanacağım. Halka bu imkanı vereceğim. Cuma’ya Gitmeyenin Emevi Camisinde Ne İşi Var ? Allah var ! Türkiye’de Cuma namazı için “Darül Harp’te Cuma namazı farz değil” diyerek sıvışanların iş başında Emevi Camii’nde Cuma namazı kılma sevdasını anlamış değilim. Elbette muhterem Abdullah Gül kendini Siyasal İslamcı diye takdim etmedi. Bu tanımlamanın kendini karşılamadığı, kuşatmadığı açık. Ancak yeni bir yol haritası çizerken geçmişteki vagonların peşini bırakmayacağını bilmesi gerekirdi. “Siyasal İslam Çöktü” sözüne gelen tepkiler Gül ve arkadaşlarının yeni yol haritasını belirliyor. Milli Görüş çizgisinden ayrılışı. AK Parti’nin yeni kuruluşunu pradigmanın kopuşu olarak tanımlayan Gül röportajında Ak Parti’nin dönemini kastederek “ilk dönemimizde verdik ve dindar insanların devlet yönetimini nasıl rasyonel esaslara göre yönetebildiklerini sergiledik.” İfadesini kullanıyor. Gül, Babacan başkanlığındaki ekibinin iyi bir  iktidar yönetişimi için de şu tavsiyede bulunuyor: -İslami kimlikli siyasi hareket -Demokrat ve özgürlükçü -Temel insan haklarını evrensel anlamda benimseyecek ve uygulayacak.  Dangalak, Avanak ve Ahmak olmadan Geldiğimiz noktada 28 Şubat’ın yıldönümünde Müslümanların ensesinde boza pişirmeye yeminli emperyalistlerin boş durmayacağı aşikardır. Önemli olan ayağı Anadolu toprağına basan, pergelin ucu bağımsız Türkiye inancına perçinlenmiş bir siyasi iklimin var olması ve yaşatılmasıdır. Dangalak, Avanak ve Ahmak olmadan emperyalistlerin her türlü algı yönetimine karşı fikri ve vicdanı hür bir şekilde kafa tutmaktır. Bunun için bir öncelik vardır ve gerisi angaryadır: Önce vatan, önce vatan, önce vatan…

YAZIYI PAYLAŞ!

İlk Yorum Yazan Sen Ol!

YAZARIN SON 5 YAZISI
14Tem

Esnafın Hasar Tespit Raporu

13Haz
03Haz

İnadına Çalışıp, Üreteceğiz

12May
12Nis